26 Mayıs 2005

büyülü gece


şampiyonlar ligi finali, 25.05.2005, istanbul
[bu yazı şalom gazetesi'nde yayınlanmıştır.]

west dedikleri tribündeydik, doküzyüzküsürüncü kapı, yetmişbilmemkaçıncı sıra, dörtyüzküsürlerle ifade edilen bir o kadar abuk bir rakamda koltuk sayısı. girdiğimizde saat sekizi biraz geçiyordu, sağımızdaki, bize uzak olan açıkta milan seyircisi yerini çoktan almıştı bile. diklemesine siyah-kırmızı-beyaz bantlar oluşturacak şekilde giyinerek oturmuşlardı. o kadar güzel gözüküyorlardı ki. tabii sevinmeye başladıklarında ellerindeki bayrakları sallayıp o bantları bu sefer tam tersine enlemesine yaparak bizi büyüleyeceklerinden, aklımızı alacaklarından haberimiz yoktu henüz. hemen solumuzdaki açıkta ingilizler, karşımızdaki tribünde ingilizler, sağımızdaki tribünde ingilizler, hatta aramızda -türk seyirciler tribününde- ingilizler... zaten her iki takımın ortak renklerinden ötürü stat kıpkırmızıyken, özellikle karşı tribünde ne kadarı ingiliz, ne kadarı italyan çok fazla seçilmezken bile statta liverpool üstünlüğü olduğu seziliyordu, bayrakları, flamaları, formaları, şapkaları ile tam donanımlı futbolun beşiğinden gelen ingilizler. hiç problem yoktu, avrupa'dan futbol seyreden, ntv'de premier league'i takip eden, sırtında milan barros forması olan biri için hiç problem yoktu ve her şey yolundaydı...italyanların -belki çok uzağız diye- hiç sesini ve tezahüratlarını duymadık, gollerden sonra bile. ingilizler ise televizyonda seyretmekten zevk aldığımız herşeyi orada bize yaşattılar. top çalmalarda gelen "whaaaa" sesi, ıslıklar, alkışlar, "steven gerard", "raphael benitez" şarkıları, ve tabii ki "you'll never walk alone". bunu söylerken gözü dolan, ağlayan insanlar gördük, inanamadık, çok saygı duyduk karşılıksız, tertemiz aşkları için. üç sıfırda pes etmeyen ve takımını üç üçe getiren bir takımın taraftarının arasıydaydık, chelsea'nin veya united'ın yanında her zaman "fakir ama gururlu" modunda takılan insanların arasındaydık. onlara anlayabildiğimiz, kapabildiğimiz kadarıyla eşlik etmeye çalıştık, yetmeyen yerlerde kendi tezahüratlarımızı liverpool'a uyarlayarak devam ettik, uysa uymasa da...maçtan önce istediğimiz herşeyi verdiği için futbol tanrısına şükrettik. liverpool'luların içinde oturalım, çekişmeli olsun, biri öne geçsin öbürü yakalasın, çok pozisyonlu, çok heyecanlı olsun, uzasın, penaltılara kalsın, sonuna kadar yaşayalım bunu, son saniyesine kadar... istedik te istedik. üç sıfırdan üç üç olacağı aklımızın ucuna bile gelmezdi. ama gollerden başka, gerçek futbolu seyrettik. çalımlar, adam geçmeler, ikili-üçlü paslar, ortalar, çizgiden çıkan toplar, faullerde yere düşmeler, top çalmalar, kaleci kurtarışları, her şeyde bir estetik vardı. bir gerçeklik vardı. burada, ülkemizde, ligimizde arayıp bulamadığımız, hep isteyip de sahip olamadığımız bir şeyler vardı ve bunu yaşamak ömürlere değel bir bedeldi. 50 avroya aldığımız bir bilet, bize yeni bir dünyanın kapısını açtı. bir gecelik de olsa, bir rüya, çocuklarımıza, torunlarımıza anlatacağımız bir şölen, bir büyü bıraktı. dokuz buçuk gibi, "maçın başlamasını istemiyorum" dedim, "keşke hiç başlamasa ve ben de hayatımın sonuna kadar, bu stadda, bu tribünlerde, bu insanlarla birlikte otursam, şarkı söylesem, alkışlasam"başından sonuna kadar efsane bir geceyi, gerçek olamayacak bir akşamı kelimelere dökmeye çalıştığım için suçluyum belki de, ama bu satırlar gelecek sene bunu yapmaya imkanı olan bir kişiyi cezbeder ve başarılı olursa ben de görevimi yapmış, bu akşam aldığımı geri vermiş olacağım futbol tanrısına...bu geceyi bize kim yaşattıysa teşekkürler.