24 Ocak 2007

17 Ocak 2007

Unutmak

"Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum."
Babamın Bavulu, Orhan Pamuk, 7 Aralık 2006 tarihli Nobel Ödülü Konuşması'ndan.

Bu aralar bütün yollar Orhan Pamuk'a çıkıyor. Şimdi de elimde Öteki Renkler var. 1999'da, birinci baskısı çıkar çıkmaz almışım, o zamanki "roman sever ve romandan başka bir şey okumaz" yapım gereği ilk sayfalarda pes edip bir kenara atmışım. Şimdi ise her kelimesini örnek alarak, imrenerek, kıskanarak okuyorum. Bir insan için en korkunç şey kafasındaki şeylerin kendisinden çok daha önce derlenip, toparlanıp, mümkün olan en estetik biçimde ifade edildiğini görmek olsa gerek. İnsan kendini köşeye sıkışmış, ne yapsa, ne denese taklit etmekten öteye gidemeyecekmiş gibi hissediyor bazen.
“Everything that can be invented, has been invented.” Bugün olsa, "talihsiz beyanat" (!) kapsamında ifade edilebilecek bu müthiş öngörünün, yeteneksizlerin -veya Pamuk'un deyimiyle- hırs ve azimden yoksun olanların arkasına kendilerini gizleyecekleri bir paravan, öteki tarafına geçip omuzlarını yaslayınca iyi ve güvende hissedecekleri bir duvar sadece.
Birileri hem okuyor, hem de yazıyor; birileri de zamanında yazılmışları arkadan kırıntı izlerini sürerek evini bulmaya çalışan masal kahramanları gibi birer birer okuyup yolunu çizmeye uğraşıyor. Kimileri her okuduğunu beynine çakmayı, "kültür hazinesi"ni arttırıp gerektiği yerde olması gereken gibi kullanmayı başarıyor; benim gibi hafıza yoksunu bahtsızlar ise iki amaç için okuyor sadece: keyif almak ve unutmak.
Ne yazık ki, okuduktan kısa bir süre sonra, bir roman hakkında yazabileceğim özet, yorum, çıkarım her ne ise, yarım dosya kağıdını aşmayacak uzunlukta. Bu süre uzadıkça yorum kelimelerle sınırlanıyor. "Okudum, güzeldi", "sıkılmıştım", "çok sürükleyiciydi" vesaire... Kendiyle barışmak istiyorsa insan, buna da alışmalı, sadece o anki okuma zevki için okuduğunu kabul etmeli, kapağı son kez kapatınca sonsuza kadar çıkacağını bile bile o dünyanın içine girmeyi kabul etmeli.
Orhan Pamuk her ne için yazıyorsa, ben onun ve diğerlerinin yazdıklarını sadece unutmak için okuyorum.

12 Ocak 2007

Bağlar Gazozu

"Ne içersiniz?" diye sordu garson; çay, elma çayı, nescafe gibi değişik cevaplar geldi. "Usta" dedim, "Safranboluda'yız, buraya ait içecek ne var?". Böylece 3 gün boyunca elimizden düşürmediğimiz Bağlar Gazozu ile tanışmış olduk. Bazıları "elma aroması var bunun içinde" dedi, ben ise limonlu buldum. Tam sevdiğim gibi, az şekerli ve hafif ekşi.
Sonradan öğrendiğime göre çok güzel bir tesisleri varmış ve yıllar yılı da bu gazozu yaparlarmış. Neredeyse unuttuğumuz ince uzun Coca-Colavari şişeleri ile bize nostaljik bir tat yaşattılar. Takdir etmemek elde değil. Her yerde bulunabilen mamullerin aksine, tatillerde gezilen, görülen yörelerin yanına böyle yerel tatlar da katmak gerek.
"Gezdiğin gördüğün senin olsun, bana yediğin içtiğini anlat" diyenlere Safranbolu tavsiyeleri: Bağlar Gazozu, İmren Lokumcusu'nun kürek helvası, safranlı ve çifte kavrulmuş lokumu, Arasta Boncuk Café'nin elma çayı ve "yayım"ı, bükme, Meydan Fırını'ndan susamsız simit (özel bir adı vardı unuttum).

11 Ocak 2007

1984

1949'da George Orwell abimizin kurguladığı birbiriyle sürekli savaşan ve ittifak yapan 4 kıtalı dünya ile 1993'te Samuel Huntington abimizin öngördüğü "medeniyetler çatışması" esasına dayalı birbiriyle çatışan medeniyetler haritası. bazı benzerlikler şaşırtıcı (bir örnek sadece, üstte disputed, altta sarı alan: muslim world). Orwell'in Berlin duvarının çöküşünden -hatta yapılışından- çok önce gördüğü bir tabloyu az buçuk güncellemelerle -devir değişiyor- Huntington "Berlin Duvarı'nın çöküşünden sonraki dönemin ideolojilerin değil medeniyetlerin çatışmasıyla şekillendiği" teziyle ifade ediyor. Bugün düşman edilenin yarın dost olması ilkesine sıkı sıkıya sarılmış devletler, bunların arasında dönen türlü türlü gizli dolaplar ve buna bağlı gelişen "sahibinin sesi" medya dezenformasyonuna hiç değinmiyorum bile. 1984'te, merkezi televizyon ve radyo sistemi vardı. Kaldı ki bu propoganda aracı halen Kuzey Kore'de ifade edildiği şekliyle var. Bizim gibi modern, kapitalist, ileri, batılı devletlerde ise reklam var, billboardlar var, hür ve özgür basın yayın kanalları var (!!!). Propogandayı istediğimiz şekilde almaya serbestiz yani, bir şekilde bünyeye yedirdikten sonra sorun ortadan kalkıyor.
Tezi Roman'dan kopya görüyorum sanılmasın. Bence ikisi de okunmalı, incelenmeli, iyice anlaşılmalı.

03 Ocak 2007

seçerek okumak


redd, hala aşk var mı?

daha önce "seçerek yaşamak lazım" demiş, bunun kendime uyguladığım ilk adımı olarak da seçerek okumayı göstermiştim. kitaplığımda sayısını bilemediğim kadar çok kitap var. uzaktan bakınca ne kadar da etkileyici, harika bir hava atma aracı gibi duruyor. geçenlerde, çok uzun zaman sonra kitaplığımın yanına gitmeyi akıl edebildim. yakından gördüğüm manzara ise korkutucuydu. hangi akılla aldığımı ve okuduğumu bilmediğim gereksiz, insan herhangi bir şey katmayan, okunmasa hiç bir şey kaybedilmeyecek bir sürü kitap, bunun yanında alınmış fakat okunmamış, rafları süsleyen bir çok önemli araştırma, hatta klasikler.

"seçerek okuma" kavramının gelişmesinde dönüm noktası benim için bu olay olmuştur. hemen ertesinde gittiğimiz tüyap kitap fuarı'nın benim için diğer senelerden farklı geliştiğini söylemeye gerek yok. bu ufak göz taramasının bir diğer faydası da kütüphanedeki kitaplardan okunması gerekenlerin, yatağımın başucuna, okunacak kitaplar yığınının içine katılması oldu ki bu da son derece gerekli bir aktiviteydi. bir sonraki adım ise gereksiz kitapların ayıklanıp gerçek ve düzgün bir kitaplık oluşturulması olacak, çocuklarıma layık bir seçki, kurcalamalarını zevkle seyredeceğim bir hazine...

blaise pascal, "her seçiş bir vazgeçiştir" buyurmuş. çalışan ve boş zamanı değerli bir insan olarak daha çok ve değerli kitap okumak için elbette bir şeylerden vazgeçip zaman yaratmak gerekli. ben de eleme tercihimi gazete ve televizyondan kullandım. "seçerek seyretmek" kavramına daha sonra değineceğimden, şimdilik sadece gazetelerden de nasıl ve neden vazgeçtiğimi anlatmak isterim.

sadece kitap okumak için gazetelerden vazgeçmiş değilim, senelerin getirdiği birikintiler sonucu gazete okuma isteğimi tamamen kaybettim. büyük medya gruplarının oyuncağı olmuş gazeteciler, şirketlerin ve onların "ceo"larının, icra kurulları bilmemlerinin, "reklam pazarlama ve marketing bölümü başkanları"nın resmi bültenleri haline gelmiş asırlık gazeteler, ya "icraatın içinden" ya "mehmetçik saati" ya da "takunyanın sesi" türünden yayın politikası gütmeyi borç ve görev bilmiş pek kıymetli genel yayın yönetmenleri, dünyanın gündemini takip etmekten, çok ölümlü bir sel veya deprem olmazsa kafasını edirne ve kars'tan dışarı uzatmaktan aciz, büyük haberleri bile çok uluslu internet sitelerinden kopyala-yapıştır yöntemiyle bizlere taşıyan zavallı muhabirler, gazeteleri işgal etmiş "halk bunu istiyor" magazinciler, eyyamcı ve teşvikçi skorcular, içeriğinin yanında görüntü kirliliği de yaratan, aptal mizanpajlarıyla her tarafı kırmızı, mavi, yeşil "banner"larla, kocaman rengarenk fotograflarla, kocaman punto başlıklarla ve birbirini tekrar eden sığ ve goygoycu cümlelerle sayfa dolduran "haber"lerin hepsine yeter dedim, artık sizi okumuyorum. gazeteleri çıkaranların ve yönetenlerin benden daha bilgili olduklarına inanmıyorum. okuyup sinirlenmektense, her tarafında kusur bulmaktansa pes ettim. internetten bbc ve ntv gibi haber veren siteler var, ntv radyo var, gelişmeleri oradan takip ediyorum. sevdiğim birkaç köşe yazarını da internetteki gazete web sitelerinden takip ediyorum. istediğim gibi bir gerçek gazete basılana kadar da böyle gitmeye kararlıyım.

gazete okumuyorum, eksikliğini de hissetmiyorum. hepinize tavsiye ederim.

02 Ocak 2007

ekonomik romantizm

Rutini takip eden olayları takip etmekte ve hatırlamakta zorlanıyorum. Doğum günleri, motorlu taşıtlar vergisinin taksitleri, vergi iade bildiriminin doldurulup şirket muhasebesine teslim edilmesi ve bunun gibi daha bir sürü gereksiz ve zorunlu detay. Doğum günlerinde maalesef yapacak bir şeyi yok ama devletle olan alacak-verecek ilişkilerini sağ olsun annem bana hatırlatmayı bir vatandaşlık görevi bilir.

Her yeni sene, devlet bize yeni umutlarla birlikte geçen senenin bir muhasebesini yapma imkanı tanır. Hem de bunu yaparken, cebimize bizden vergi diye aldığı tutarların cüzi bir kısmını da harçlık diye geri koymayı vaat eder. Aslına bakarsak yukarıdaki iade zarfını doldurma işlemine başlamadan önce bu iş gözümde çok büyür, sanki tipik bir bürokratik angaryanın vucut bulmuş halidir. Yazmaya başladıktan sonra ise keyfini beraberinde getirir. Annem bana gerekli miktar kadar fişi içeren zarfı getirdiğinde, eskiden zarfın başında kalemimle, son bir kaç senede ise klavyem ve ekranımla baş başa kalarak bu sancılı süreç başlamış olur. Son bir senenin başından başlayarak yapılmış her şey, atılmış her adım gün gibi ortadadır artık. Sevdicekle yenen yemekler, görülen filmler, ona alınan hediyeler, kendime yaptığım minik jestler, belki çoktan tüketilmiş gıda malzemeleri, bazen "ne iyi yapmışım da almışım", bazen de "hayatımın kazığını yemişim" dedirten her kategoriden eşya, uzun yıllar zevkle giyilecek olan kıyafetler...

O an hayat güzelse, insanın keyfi de yerindeyse (ki benim için son bir buçuk yıldır durum bu şekilde), bu angaryayı halletmek de keyiflidir. Kısa bir vicdan muhasebesi, tazelenme, bazı hatalardan ders alma ve yeni "alışveriş yılı"na taze bir başlangıç. Yok eğer tutup da depresif zamanlara denk gelirse eski hatıraları canlandıran, göz dolduran, insanın psikolojisini durduk yere daha da bozan gereksiz bir süreç.

Bence yine de ne olursa olsun, insan sadece ekonomik tercihleri değil, bunun beraberinde gelen sosyal arayışları, bir nevi "zevkler ve renkler anketi platformu" yaratan bu zarfı kendisi doldurmalı. Hiç bir şey için değilse bile sadece kendisiyle yüzleşmek, cüzdanı aracılığıyla da olsa kendi hayatına bir ayna tutmak için.

01 Ocak 2007

damsız girilmez


saddam hüseyin'in idamı, 30.12.2006, ırak

üç perdelik komedi

birinci perde: saddam hüseyin'in iktidarı ele geçirmesi, diktatörlüğü süresince kürtlere ve şiilere sistematik olarak uyguladığı katliamlar, standart bir diktatörlüğün temel şartı olarak kafasına göre asması kesmesi, iran'la onyıllarca sürdürdüğü ne idüğü belirsiz bir savaş, ortadoğu'yu karıştırma amacıyla bölgedeki terörist örgütlere yardım ve yataklık etmesi, aile bireylerine sağladığı acayip imkanlar, bazen de bu bumerangın geri dönüp hanedan'ın kellesine sebep olması, nihayetinde saddam abi'nin salakça kuveyt'i işgali, "kaçınılmaz olarak" patlayan birinci körfez savaşı'nın anlamsızlığı ve "başarısızlığı" ve buna benzer bir sürü anekdot.

[oyuncular: saddam hüseyin, uday hüseyin, kusay hüseyin, tarık aziz, ali hasan el mecid (aka "kimyasal ali"), celal talabani, mesut barzani, yaser arafat, ayetullah humeyni, george bush, colin powell, norman schwarzkopf (aka "çöl ayısı") ve figürasyon]

ikinci perde: 11 eylül saldırıları, abd'nin -artan savaş sanayi fazlasının da baskısıyla beslenen- önlenemez karşılık verme ihtiyacı, afganistan'dan sonra ikinci hedef olarak bilinen eski düşmanın allanıp parlatılması, saddam'ın nükleer silah denetimi yapmak isteyen uluslararası atom enerjisi ajansı yetkililerine kapıları bir açıp bir kapatması, yine abd'de yükselen şahinler trendiyle beslenen "ırak'ta nükleer silah var, saldırın saldırın saldırın" arzusu, bunlara cevaben saddam hüseyin'in neye dayandığı bir türlü anlaşılamayan meydan okumaları ve küstahlığı, eninde sonunda patlayan kimine göre ikinci körfez savaşı ama görünürde ırak işgali, aylar sonra saddam'ın bir delikte perişan bir halde ele geçirilmesi ve buna benzer bir sürü anekdot.

[oyuncular: saddam hüseyin, tarık aziz, usame bin ladin, muhammed el baradey, george w. bush (aka "my husband"), condoleezza rice, donald rumsfeld, colin powell, tony blair, celal talabani (aka "the president"), iyad allavi, paul bremer, zalmay halilzad ve figürasyon]

üçüncü perde: saddam amca'nın "duceyl katliamı" sebebiyle sadece hukuk eğitimi almış, hayatında yargıçlık yapmamış ve ingiltere'de hızlandırılmış kurs görmüş kürt asıllı hukukçular tarafından yargılanması, bu arada ırak'ta bir türlü nükleer silah bulunamaması, devam eden duruşmalarda avukatların, hakimlerin bir bir öldürülmesi, kaçırılması, istifa ettirilmesi, saddam amca'nın mahkemeyi tanımaması, susma eyleminde bulunması, duruşma salonunda namaz kılması, savunma yapması-yapmaması, ifade vermesi-vermemesi ve nihayetinde idama mahkum edilmesi ve hakkında süregelen diğer davaların sonucu beklenmeden apar topar asılması çerçevesinde gelişen bir sürü anekdot.

[oyuncular: saddam hüseyin, celal talabani (aka "the president"), george w. bush (aka "my husband"), iyad allavi, paul bremer, beyaz saçlı-siyah bıyıklı sempatik görünümlü hakim amca (adını hatırlayamadım), cellatlar korosu ve figürasyon]

komedinin adı da belli: "saddam ve idam; burası ırak, damsız girilmez"

broadway ve hollywood'a hayırlı ve uğurlu olması dilekleriyle...